“TÜM MEZARLARİ DÜZLE” HADİSİNİN ANALİZİ…!

Değerli kardeşlerimiz,Vehhabilerin İslam Türbelerini ve mezarlari yikmak için ellerinde delil olarak gösterdikleri hadisi fikhi ve mantiki yönden ayni zamanda türbe yapiminin caizliyini Kurani Kerime dayanarak analiz edelim.

Müsned-i Ahmed’de Hz. Ali’den (a.s) şöyle rivayet edilir: Hz. Resulullah (s.a.a) bir cenaze merasimi sırasında şöyle buyurdu: “İçinizden kim bütün putları kırıp, gördüğü bütün mezarların üzerini düzleyip, gördüğü bütün resimleri çizip bozmak için Medine’ye gidebilir?”

Bir adam gönüllü oldu ve bunu yapabileceğini söyleyerek Medine yoluna koyuldu, ama yolda Medinelilerden korkarak geri döndü. Bunun üzerine Hz. Ali “Benim gitmeme izin verir misiniz ya Resulullah?” diyerek o hazretten izin istedi ve müsaade edilince yola çıktı, bir süre sonra geri geldiğinde “Ya Resulullah!” dedi, “Bütün putları kırdım, bütün mezarları düzledim ve bütün resimleri yok ettim(Müsned-i Ahmed, c.1, s.87, Dar-u Sadır, Beyrut bas)
Bu rivayete dikkatle bakıldığında şüpheli noktalar hemen göze çarpmaktadır. Rivayetin en şüpheli tarafı, zaman ve mekânının kesinlikle belli olmamasıdır. Çünkü hicretten önce Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Medine’ye bir adam gönderip oradaki bütün putları kırdırmak istemesi akılla bağdaşmamaktadır. Diğer taraftan, hicretten önce Hz. Resulullah (s.a.a) bir Müslümanın cenaze merasimine katılabilecek bir konuma sehib değildi ve Mekke’de içinde bulunduğu şartlar buna kesinlikle izin vermiyordu!

Rivayetin gelişinden şu anlaşılmaktadır: Hz. Resulullah (s.a.a) yeterli siyasi güç ve iktidara sahip bir yönetici gibi bir adamını Medine’ye göndermekte ve onu, Medine’deki bütün putları yıkıp bütün mezarları düzlemek ve bütün resimleri ortadan kaldırmakla görevlendirmektedir. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) böyle bir emri verebilmesi ve sözünü geçirebilmesi, ancak o hazretin Medine’de bulunduğu hicret sonrası yıllarda mümkündü, rivayetin gelişiyse böyle bir zaman dilimiyle bağdaşmamakta, o sırada hazretin Medine’de yaşamadığı izlenimini vermektedir.

Rivayetteki bir başka çelişki de şudur: Rivayetteki haber doğru kabil edilecek olursa, Medineliler İslam’ı kabul ettikten sonra da bu şehirde putların bulunmasına izin vermiş demektir. Oysa Medine’nin tamamına yakınını teşkil eden Evs ve Hazrec kabileleri daha ilk günlerde Müslüman olmuş ve bu nedenle de Hz. Resulullah (s.a.a) hicretten sonra bu şehirde güçlü bir iktidar kurabilmişti. Medine’de sadece çok az sayıda münafık vardı ki bunlar da gerçek inançlarını gizlediklerinden, putlarla hiçbir ilgileri yoktu. Bu durumda Hz. Resulullah’ın (s.a.a) gönderdiği ilk adamın Medinelilerden korkarak geri dönmesi mümkün müdür? Çünkü bunun anlamı, Medine halkının halâ putlara taptığı ve putlarına bağlı kaldığıdır ki bu da tarihi gerçeklere tamamen aykırıdır! Kaldı ki, Medine’nin durumu o sırada öyle olsaydı Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bir değil, birçok kişiyi böyle bir görev için göndermesi gerekirdi; böylesine önemli bir görev için sadece bir kişinin gönderildiğini kabul edebilmek elbette ki mantıkla bağdaşacak bir şey değildir. Yine böylesine büyük ve zaman gerektiren bir işi, bir kişinin tek başına o kadar kısa bir zamanda halledebildiği düşünülebilir mi? Dahası, Medine halkının putlarının kırılmasını kabul ettiği düşünülse bile, resim ve mezarlarının yok edilip analarının babalarının kabirlerinin düzlenmesini de kolayca kabullendiklerini farzedebilmek mümkün değildir.

Zira bir insanın anne babasının mezarının düzlenmesi gibi önemli, geleneksel ve duygusal bir olayı bir çırpıda kabullenmesi beklenemez; kalplerin ve zihinlerin böyle bir şeyi kabullenebilmesi ancak uzun vadeli kültürel bir çalışmayla mümkündür ve böyle bir konuda ilk adımda ciddi tepkilerle karşılanması beklenir. Oysa rivayette Hz. Resulullah’ın (s.a.a) gönderdiği ikinci şahsın bir çırpıda bütün putları kırıp bütün resimlerle gravürleri ortadan kaldırdığı ve bütün mezarları kolayca yerle bir ettiği, kimsenin de bunlara zerrece itirazda bulunmadığı iddia edilmektedir!!

gönderilen ilk kişinin korkarak geri dönmesi, Medine halkının aile mezarlarının yıkılmasına çok sert tepki gösterdiğini ve bunu kabullenmediğini belgelemektedir. Bu durumda Medine halkının aynı tepki ve itirazı, gönderilen ikinci şahsa da sergilemesi, onun da yoğun itirazlarla karşılaşmış ve bu görevin çok büyük gürültü ve zorluklarla tamamlanabilmiş olması gerekir. Böylesine bir olayınsa sadece Hz. Ali’den (a.s) ibaret bir tek şahidi olamaz; bunca gürültülü bir olayı birçok tarihçi, ravi ve muhaddisin nakletmesi gerekmez miydi?

Bir rivayete göre Hz. Ali (a.s) Kufe’de halife olduğu günlerde kolluk kuvvetlerinin komutanı olan Ebul Heyac Esedi’yi benzeri bir görevle görevlendiriyor.

Ahmed b. Hanbel şöyle der: Vekiy, Süfyan’dan, o Habib’den, o da ebi Vail’den, o da Ebul Heyac Esedi’den rivayet eder: “Ali (a.s) bir gün beni çağırıp “Bir zamanlar Resulullah’ın (s.a.a) beni gönderdiği bir göreve ben de şimdi seni göndereceğim” dedi ve “görevin, bütün heykelleri yok edip mezarları düzlemektir” şeklinde ekledi(Ae. c.1, s.96, 129, 145, 150.)
Ancak, daha önceki rivayet için geçerli şüphe ve çelişkilerin Ebul Heyac’ın rivayeti için gölge düşüreceği apaçık ortadadır. Zira bu rivayette güven kazanılmak istenirken, bir önceki rivayete dayanılmıştır; binaenaleyh bir önceki rivayet, taşıdığı çeşitli çelişkiler ve şüpheli noktaları nedeniyle reddedilecek olursa onu dayanak yapan Ebu’l Heyac rivayetinin de reddedilmesi gayet doğal olacaktır. Zira rivayet doğru kabul edilecek olursa İmam Ali (a.s) Ebu’l Heyac’a verdiği bu görevle, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bir zamanlar Medine’de kendisine vermiş olduğu görev arasında doğrudan ilişki kurmaktadır ki bu da, ilk rivayete yöneltilen şüphe ve eleştirileri ikinci rivayet için de kendiliğinden geçerli kılmaktadır.

Dahası, Ebul Heyac rivayetinde gözardı edilemeyecek çok ciddi bir zaaf daha vardır: Bu rivayette adları geçen iki ravi, Ehl-i Sünnetin rical alimleri nazarında senet açısından güvenilir değildirler; Süfyan Sevri’yle Habib b. Ebu Sabit rivayetleri saptıran ve kendilerinden metin uyduran kimseler olarak tanınır.

Zehebi, Süfyan için “o tedlis eder, zayıf isimlerden rivayet aktarırdı” der(Mizanu’l-İ’tidal, Zehebi, c.2, s.169, n:3322.)

Süfyan için İbn Hacer de şöyle yazar: İbn Mübarek der ki: Süfyan’ın rivayet ettiği bir hadisi kendisine götürdüm, bu rivayette tedliste bulunmuştu; beni görünce utanıp şöyle dedi: Bu hadisi senden rivayet edelim mi?( Tehzibu’t-Tehzib, İbn Hacer, c.4, s.15 Süfyan’ın biyografisinde.)
Yahya b. Said b. Ferruh onun biyografisini aktarırken şöyle yazar: Ebubekir, Yahya’nın şöyle dediğini söyler: Sevri, zayıf -güvenilir olmayan- bir şahsı kullanarak benden rivayette bulunmak için epey çaba harcadı, ama bunu yapamadi(Ae c.11, s.218.)
“Tedlis”, bir şahsın hiç görmediği ve tanımadığı birinden bir vasıta aracılığıyla rivayet aktarması, bunu yaparken de o vasıtayı tamamen silmesi, onu rivayete hiç almamasıdır!

Ayrıca, Sevri’nin biyografisinde şunu da yazıyor: İbn Medini, Yahya b. Said’den Süfyan’ın, Ebubekir b. Hafes’i ve Heyyan b. İyas’ı hiçbir zaman görmediğini ve Said b. Ebi Berde’den herhangi bir şey duymadığını nakleder. Bağavi de onun Yezid b. Rakâşi’den hiçbir rivayet duymadığını yazar. Ahmed de “Seleme b. Koheyl”den mesaiye (azad edilmiş köle) hadisini duymadığını, Halid b. Seleme’den de asla bir şey duymadığını, İbn Avn’dan da bir tek hadisten başka hiçbir şey duymamış olduğunu söyler
Ehl-i Sünnetin büyük âlimlerinden olan İbn Hacer de Sevri’nin müdellis olduğunu, yani hayatı boyunca hiç görmediği ve kendileriyle hiç konuşmamış olduğu insanlardan, adeta onları görmüş ve kendileriyle konuşmuşçasına rivayette bulunduğunu yazmaktadır.
Habib b. Sabit Kays b. Dinar’a gelince: İbn Heban onun müdellis olduğunu söylüyor, Akiyli “İbn Avn onu suçlamaktadır” diyor, Kattan onun iyi bir hâfız olmadığını Eta’dan aktardığı hadis dışında onun aktardığı hadislere güvenilemeyeceğini belirtiyor, İbn Huzeyme, Sahih’inde (c.2, s.179.)onun müdellis olduğunu yazar.

İbn Cevzi’nin “El-Mevzuat”( c.1, s. 148, no:106.) adlı kitabının Münzeri hattıyla yazılı nüshasında şöyle geçer: Habib b. Sabit, Ubey b. Ka’b’den şöyle bir hadis nakleder: Cebrail, Hz. Resulullah’a (s.a.a) “Nuh’un ömrü kadar yanında oturup anlatacak olsam Ömer’in faziletlerini sayıp bitiremem.”

Ardından şöyle diyor: “Habib b. Ebi Sabit’in şeyhi Abdullah bin Ammar Eslemi olayı dışında İbn Cevzi onu hiç eleştirmemiştir
Onun zayıflığı -hadis naklinde güvenilmez olduğu- konusunda Ubeydullah b. Ziyad’ın emrinde çalıştığını söylemek yeterli olacaktır. İbn Ebi’l Hadid şöyle yazar: Ebu Vail “İbn Ziyad Kufe’nin beytulmalının sorumluluk ve yetkisini bana verdi” der.

Sözkonusu rivayetin senedinin silsilesi hakkında bunca sözün yeterli olacağı kanaatindeyiz. Bu hadisin ravileri hakkında bir takım övgüler aktarılıyorsa, onlara ciddi eleştiri ve kınamalarda bulunulduğu da unutulmamalıdır. Hadis nakli konusunda prensip şudur: Bir râvi hakkında hem övgü, hem kınama ve eleştiri gibi bir çelişki varsa, kınama ve eleştiri esas alınır ve onun aktardığı rivayet ve hadise itibar edilmez.

Keza, bu hadisin zayıflığı konusunda, onu rivayet eden raviden, yani Ebul Hıyac’dan bütün sahihlerle müsnedlerde bu hadis dışında bir tek hadis bile nakledilmemiş olması yeterlidir! Bu durumda, zayıflarla müdellisler tarafından nakledilen böyle bir hadisi belge olarak kabul etmek mümkün müdür?!

Kaldı ki, şu nokta da oldukça önemlidir: Bu iki rivayetin delalet ettiği mevzu, kabirlerin üst kısmının tümseklemek yerine düz olarak bina edilmesidir; kabirlere parmaklık çekilip sanduka yapılarak türbe haline getirilmesini yasaklayan herhangi bir ibare veya karine taşımamaktadır.

Bu rivayetlerin, mezarların zemin sathıyla yeksan edilip düzlenmesine delalet ettikleri iddia edilecek olsa bile bu iddia da sadr-ı İslam’dan günümüze kadar Müslümanlar arasında uygulanagelen gerçeğe tamamen aykırıdır. Bu iddiayı ortaya atan ise ancak H.K. 8. yy’dan sonra sadece İbn Teymiye’yle onun izleyicileri olmuş, dört Ehl-i Sünnet mezhebinin hiçbiri böyle bir uygulamayı kabul etmemiş, bilakis, mezarın zemin sathından bir karış yukarı kaldırılmasını müstehab görmüştür(Dört Mezhep Fıkhı, c.1, s.535.)
Binaenaleyh sözkonusu iki rivayetin senedi kabul edilecek olsa bile, mezkur nedenden dolayı delaletlerinin şüpheyle incelenmesi ve rivayette geçen “düzleme” teriminin “yer sathıyla bir edilmesi” şeklinde anlaşılmaması gerekir. Doğru olanı “yerle bir etmek” değil, kendi sathını düzleyip “dümdüz” etmektir; yani mezarın üzeri, balık sırtı gibi çıkıntılı değil, düz olmalıdır. Nitekim bu nedenledir ki Kurtubî, bu hadisin haşiyesinde şöyle yazıyor:

“Bizim alimlerimize göre bu rivayetin zahirinden, mezarın balık sırtı gibi çıkıntılı değil düz olması ve yerden biraz yükseltilmesi gerektiği anlaşılmalıdır. Nitekim alimlerin tamamına yakını, rivayette men edilenin tesnim -balık sırtı gibi şekillendirme- olduğunu belirtmiştir. Mezarın belli olması ve saygı gösterilmesi için yer sathından biraz yüksekçe olması gerekir, Hz. Resulullah’la (s.a.a) onun yanında yatan iki halifenin mezarı da zaten bu şekildedir. Bunu İmam Malik de Muvatta’ında yazmıştır; Darkutnî’nin rivayetine göre Hz. Adem’in (a.s) mezarı da bu şekildedir(el-Câmiu’l-Ahkami’l-Kur’an, Kurtubi, c.10, s.380.)
O halde bu hadisin doğru farzedilmesi ve rivayetlerin Hz. Resulullah’tan (s.a.a) aktarıldığının ispatlanması halinde bile bunları, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Medine’deki döneminden günümüze kadar Müslümanlar arasında geçerli olagelen uygulamaya ters düşmeyecek şekilde tevil etmek gerekir.

Eğer selefiyenin iddia ettiği gibi mezarın yerle bir edilmesi farz olursa herkesten önce bizzat Hz. Resulullah’la (s.a.a) iki halifenin mezarının yıkılması ve yerle bir edilmesi gerekir! Oysa mezarın düzlenmesinden amaç, dört Ehl-i Sünnet mezhebinde de kabul gördüğü üzere, mezarın sathının ve üzerinin düzlenmesi ve balık sırtı gibi yapılmamasıdır.

Bu iki rivayeti böylece inceledikten sonra Hz. Resulullah’ın (s.a.a) mezar üzerine her nevi türbe ve kubbe inşasını nehyettiği iddia edilen rivayetleri incelememiz gerekir, çünkü bugün Vahabiler bu rivayetleri öne sürerek mezarların üzerine türbe veya kubbe inşasını haram ilan etmekte ve bu iddiayla bütün türbe ve kubbeleri yıkarak mezarları yerle bir etmekte, bunun farz olduğu iddiasında bulunmaktadırlar.

Bu rivayetlerde Hz. Resulullah’ın (s.a.a) mezarların kireç ve alçıyla düzeltilmesini, mezara oturulmasını ve bina inşa edilmesini menettiği iddia edilmektedir.

Bu hadis çeşitli metin ve senetlerle Cabir’den rivayet edilmiş(Sahih-i Müslim, cenaziz kitabı, c.3, s.62 ve Sünen-i Tirmizi, c.2, s.208; el-Mektebiyyetu’s-Sselefiyye bas. ve Sünen-i İbn Mace, c.1, s.473’de cenaiz kitabı ve Sünen-i Nesai, c.4, s.87-88 ve Sün. Ebu Davud, c.3, s.216 “mezarlara yapı” babı ve Müsned-i Ahmed, c.3, s.295,332, 399.)
mazmunu da Ebu Said Hıdri’yle Ümmi Seleme’den aktarılmıştır(Sünen-i İbn Mace, c.1, s.474 ve Müsned-i Ahmed, c.6, s.299.)
Bu hadisin senediyle metni incelendikten sonra usulde prensip olan kuralların da dikkate alınması gerekir. Usul uleması nehyin haram etmeyle eş olabileceğini söyler, bir nehyi haram olmaktan farklı kılabilecek bir karine varsa bu durumda o nehy “kerahet” -mekruh olma hali- olarak değerlendirilir.

Sözkonusu rivayetlere dikkat edildiğinde zahirlerinin “haram”lığa delalet ettiği görülmektedir. Ancak, bu haram halini değiştirecek bir karine olursa durum farklı olacaktır.

Burada rivayete zahirinden çok farklı anlamlar yükleyen güçlü bir dış karine vardır: Sadr-ı İslam’dan günümüze değin sahabenin ve diğer tüm Müslümanların kesin örf ve uygulaması! Bu uygulama ve örf gereğince mezar sathı daima yer sathından bir karış kadar yukarı tutulmuş, H.K. 8. yüzyılda İbn Teymiye’nin ortaya çıkıp Müslümanların bu dinî örfünü inkar ettiği 8 asır boyunca hiç kimse bu uygulamayı inkara veya engellemeye kalkmamıştır!

Ondan önce hiç kimse bu uygulamayı engellemediğine ve o da sahabeyle selefin yolunu izlemek istediğini söylediğine göre bu konuda da sahabeyle tabiinin yolunu izlemesi ve mezar yapımını engellememesi gerekirdi. Ehl-i Sünnete ait sahihler, sünenler ve müsnedlerin hiçbirinde “mezar yapımının haramlığına dair” bir bab veya bölüme rastlamak mümkün değildir.

Müslümanların ötedenberi uygulayageldikleri örf bu meselenin en bariz delili sayılır; Müslümanlar sadr-ı İslamdan itibaren sözkonusu nehyin anlamını idrak etmiş ve bunun harama değil, mekruhluğa delalet eden bir nehy olduğunu öğrenmişlerdi, mezar yapımı haram olsaydı sadr-ı İslamdan günümüze kadar bütün Müslümanların bu haramı işlememeye özen göstermesi gerekirdi.

Hükm-ü evveliye olan bir kerahetin, daha önemli olan sanevilerle çelişmesi ve onlara zarar vermesi halinde bu kerahetin ortadan kalkacağı açıktır. Nitekim bir ölüye mezar yapılması insanların ona olan sevgi, saygı ve bağlılıklarını gösterebilmeleri için o mezarın başında bir araya gelmelerine neden olup peygamberlerle imamların ve evliyaların türbelerini ziyarette olduğu gibi iman ve dini sorumlulukların güçlenip pekişmesine yarayacaksa bu kerahet hükmünün kalkacağı açıktır. Bu gerçek; ilahi şiarlar, Meveddet ve Ashab-ı Kehf’e camili türbe yapılmasıyla ilgili ayetlerdeki anlamla tamamen bağdaşmaktadır. Bu ayetler peygamberler, veliler ve imamların mezarları üzerine türbe inşa etmenin sakıncasız olduğunu göstermekte, hatta ilahi şiarların ihyasının ve hak yolunun hidayet meşaleleri olan Ehl-i Beyt’e (a.s) sevgi gösterilmesinin eserlerinin korunmasının gerekli olduğunu bildirmektedir.
…Üçüncüsü, nehy hem kerahete ve harama işaret edebilir, rivayetin gelişinin haramlığı gösterdiği farzedilse bile kerahet için kullanıldığı durumlar çok daha fazladır. Kaldı ki ulema buradaki nehyin kerahete işaret ettiğini söylemektedir ki bu da rivayetin zahiri ve gelişindeki anlamı zayıflatmaktadır”

Nevevî, Sahih-i Müslim Şerhi’nde şöyle yazar: Bu rivayette mezarın alçıyla düzeltilip, üzerine bina yapılması mekruh kabul edilmiştir, mezarın üzerinde oturmak haram sayılmıştır, Şafii mezhebiyle ulemanın çoğunluğunun görüşü budur. Ashab, mezarın alçıyla işlenip güzelleştirilmesinin mekruh ve mezarın üzerinde oturmanın ve mezara yaslanmanın haram olduğunu söylemiştir.

Mezar yapılmasına gelince, şahsın kendi mülkü dahilinde yapılırsa mekruh, güzergah olan yol üzerinde yapılırsa haramdır, Şafii’yle sahabenin görüşü böyledir. Şafii “El-Ümm” adlı kitabında şöyle yazar: Mekke’de büyük ulemanın, mezarların üzerine yapılan her şeyin yıkıp kaldırılmasını emrettiğini gördüm, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) “Yapılan bir kabir görürsen onu yıkıp düzle!” şeklindeki buyruğu da bu uygulamayı onaylamaktadır.

Gerçekte kabri inşa etmek ve mezar yapımı genel olarak mekruhtur, zira bu tür konulardaki nehy, tahrim sonucunu doğurmaz, çünkü mekruhluktaki kullanışı fazladır. Tabi bu hüküm, mezar yapımında fayda olmaması ve ona saygı gösterilmesinin, ilahi şiarlara saygı gösterilmekle aynı anlamı taşımaması halinde geçerlidir; başka bir deyişle peygamber, veli veya imam mezarları için bu hüküm geçerli değildir; onların mezarları konusunda ise; Sadr-ı İslamdan günümüze kadar Müslümanların bu konudaki örfü; Hz. peygamber (s.a.a), ve imamların mezarları ve türbe binasının özenle korunması ve gerektiğinde onarılıp düzeltilmesi şeklinde olagelmiştir.

Şafii mezhebine göre mezar yapılması ve mezarın alçıyla nakışlanması mekruh olup başkasının mülkünde ya da güzergâhta bulunma hali bunun dışındadır ve bu durumda haramdır. Bazıları bunun nedenini, alçının ateşle pişirilmesi olarak açıklar ve mezarın alçı yerine çamurla sıvanmasının sakıncasız olacağını söyler, İmam Şafii’nin görüşü de budur. Sindi, Sünen-i Nesai haşiyesinde bunu belirterek kerahetle uygunluğuna işaret eder, ama Şafii’ye göre mezar üzerinde oturmak haramdır. Bu ahbarda mezar yapımı ve alçı nakşı hakkında ortak bir görüş bulunduğuna göre mezar üzerine oturmak da haram değil, mekruh olsa gerektir, Hz. Ali’nin (a.s) mezar üzerine oturduğu yolundaki rivayet de buna delalet eder.

Ayrıca İmam Şafii mezar üzeri toprağının fazla olmaması ve mezarın yerden yüksek tutulmamasını da müstehab saymaktadır. İmam Siyuti “Sünen-i Nesai”nin şerhinde şöyle yazar: Şafii ve ashab, mezar üzerindeki toprağın, mezar kazılırken çıkan toprak miktarından fazla olmamasını müstehab sayar; çünkü mezar toprağının fazla olmaması ve mezarın yer sathından çok yüksek tutulmaması yolunda rivayet vardır.

Mekke ulemasının mezarları yıktırdığı yolundaki müşahedeye gelince, muhtemelen bu mezarlar halkın gelip geçtiği güzergâhlar ve yol kenarlarındaki mezarlar olsa gerektir. Bu nedenle Şafii şahsın kendi mülkü ve arazisi dahilinde mezar yaptırmasını sadece mekruh görürken Vahabiler nerede olursa olsun, kabrin yapılmasını haram bilmektedirler!

Buraya kadar anlatılanlar, daha önce Ömer’den aktarılan sözün de anlamını ışığa çıkarıyor. Rivayete göre bir mezarın üzerine çadır gerildiğini gören Ömer, bunu kaldırmalarını, çünkü ölünün amelinin ona gölge düşürdüğünü söyler. Senedin kabulü ve hadisin delaleti halinde bu nehyediş mekruhluğa yorumlanır, çünkü bunun anlamı bu işte bir menfaat bulunmadığı ve malın mülkün de ziyanına yol açtığı yönündedir.

Yukarıdaki ifadeler Buhari’nin naklettiği bir rivayetle çelişiyor: Buhari’nin rivayetinde “Hasan b. Hasan öldüğünde hanımı bir yıl boyunca onun mezarı üzerine çadır kurdu.” denilmektedir.

Senetleri ve delaletlerinin kabulü halinde bu rivayetin; korunmalarının dine veya dünyaya bir faydası bulunmayan mezarları kapsadığı kabul edilebilir. Ama mezarın onarımı ve korunması ilahi şiarlardan sayılır ve mezardaki kişi bir peygamber, veli veya salih olursa mezar yapmak, bu mezarı onarmak ve korumak insanların dini için faydalıdır.

Bir rivayette Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Osman bin Maz’un’un mezarının belli olması için mezar başına bir taş koydurduğu geçer. İbn Mace, Enes bin Malik’ten bu rivayeti aktarırken “Hz. Resulullah (s.a.a) Osman b. Maz’un’un mezarını bir taş parçasıyla belirledi” der ve Sindi bunun haşiyesinde şöyle yazar: “bu taş, mezarın zamanla kaybolup gitmemesi için konulmuştur” Zevaid’de şöyle yazar: Bu senet iyi senettir ve Ebu Davud’un rivayet etmiş olduğu Mutallib bin Ebi Vedâe’nin aktardığı hadis gibi şahidi de bulunmaktadır.”
Abdulaziz b. Muhammed b. Suud’a ait “Risâil-ul Hediyyetu’s-seniyye”nin[Risailu’l-Hediyyetis’s-Seniyye, s.21 Mısır, el-Menar bas.]ilk risalesinde şöyle deniliyor: Şeriat hükümleriyle ilgili bir hadis şaz olursa (hiç müracaat edilmez, müstesna kalıp terk edilirse) ona amel edilmez, çünkü rical alimleri “Sahih hadis, âdil ve hâfız bir şahsın, kendisi gibi birinden rivayette bulunduğunda amel edilen ve şaz olmayan hadistir” demişlerdir.

Sahi; sadr-ı İslam’dan günümüze değin Müslümanlarca uygulanmayan ve sahabe, tabiin ve tabiine uyanlarca da asla kale alınmamış ve uygulanmamış olan bu rivayetlerden daha “şaz” bir rivayet düşünülebilir mi?! Bu rivayetlere sadece mekruh anlamı yüklenmiş, bunun dışında hiçbir mana tevdi edilmemiş; kimi de bu rivayetlerin, üzerine kubbe ve türbe inşa etmenin dini şiarlardan sayıldığı mezarlara şamil olmadığına inanmıştır.

Bunun en büyük ispatı şu târihi gerçektir: Beyt’ul Mukaddes’in etrafında bulunan peygamber mezarları; mesela Hz. Davud’un (a.s) bugün Kudüs’te bulunan türbesi, Hz. İbrahim’le (a.s) evlatları Hz. İshak (a.s) Hz. Yakup (a.s) ve Hz. Yunus’un (a.s) bugün Filistin’in El-Halil bölgesindeki mübarek mezarları İslamdan önce görkemli türbeler ve külliyeler halindeydi; sadr- İslamda bu topraklar fethedilince Müslümanlar o mübarek türbelere saygı ve hürmet göstermiş, onları korumuşlardır.

İbn Teymiye “Sırat-ı Mustakim” adlı kitabında şöyle yazıyor: Bugün Hz. İbrahim Halil (a.s) peygamberin mezarı üzerine inşa edilen türbe binası, bu toprakların fethedildiği sahabe döneminde de vardı, ancak kapısı H.K.400’e kadar kapalı kalmıştır.

Bu beldenin fethedildiği dönemde Beyt-ul Mukaddes’e giren halife Ömer’in bu görkemli türbeyi gördüğünde şüphe yoktur, ama bu binanın yıkılmasını emretmemiştir! Binaenaleyh İbn Teymiye’nin “kapısı şunca zaman kapalıydı” demesinin esas mevzuyla alakası yoktur, çünkü halifenin Hz. İbrahim’in (a.s) mübarek türbesini yıktırmaması, mezarlara türbe ve külliye binası inşa etmenin haram olmadığını ispatlamaktadır. Hz. İbrahim’in (a.s) bu görkemli mübarek -türbe- külliyesinin çeşitli İslam devletlerinin yönetiminde varlığını koruduğu asırlar boyunca Vahabilerden başka bir tek İslam alimi kalkıp da bu mübarek türbeyle külliyesinin yıkılmasını istememiştir! Bugün de bu mübarek türbeleri ziyaret edebilmek için pek çok insan Filistin’e gitmektedir. Binaenaleyh “bu türbelerin bid’at olduğu, zira tabiin döneminden sonra icad edildiği” (!) yolundaki Vahabi iddiaları büyük bir yalandır. Keza İbn Büleyhed’in “kabir üzerine kubbe ve türbe inşası 5. yy’dan sonra başladı” şeklindeki ifadesi de yalandır.[ Keşfu’l-İrtyab, s.378-384.]Bütün bunlar, mezar üzerine kubbe veya türbe inşasının haram olduğuna dair hiçbir hadis bulunmadığını ortaya koymaktadır.

Kur’an’ın bu konudaki görüşünü öğrenmek istediğimizde, konuyu aydınlığa kavuşturacak kadar ayetlerle kaşılaşmaktayız:

1- Allah-u Teala -cc- Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Böylece Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için -şehir halkına ve sonraki insan kuşaklarına- onları buldurmuş olduk. Onları bulanlar kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Bir kısmı dedi ki: “Onların üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir.” Onların durumuna vakıf olanlar ise: “üstlerine mutlaka bir mescid yapacağız” dediler.” (Kehf, 21]

Yukarıdaki ayet, Ashab-ı Kehf’i anlatmaktadır. Bu mümin insanların mezarını bulanlar bu mezarın üzerine bina inşa edilmesini önermiş, aralarından kimi de bu binanın mescid haline getirilmesini teklif etmiştir.

Ayetin gelişi, ilk önerinin müşriklere, ikinci önerininse müminlere ait olduğuna delalet etmektedir. Ayet, her iki görüşü de aktarmakta ve hiçbirini reddetmemektedir. Bu görüşlerden biri batıl olsaydı, Kur’an onu zikrederken mutlaka batıl olduğunu da belirtir ve onu reddederdi. Bu reddiyenin olmaması, Kur’an’ın her iki görüşe de olumlu baktığını göstermektedir. Yine ayetin akışından, müminlerin önerisinin daha tutarlı olduğu ve ayetin bu öneriyi bir nevi övgüyle aktarmaktadır; çünkü Kur’an-ı Kerim iki görüşü birbirinin karşısında naklederken müşriklerin görüşlerinde şüpheli olduklarını görmekteyiz. Ama Allah’a inanan müminlerin sözlerinde, kalplerindeki imandan kaynaklanan bir kararlılık görnmektedir: “Kesinlikle onların üzerine bir mescid yapacağız” demektedirler! Onların istediği sırf bir bina yapmak değildi, onların istediği ve ısrarla üzerinde durdukları şey bir mescit yapmaktı. Bu da onların Yüce Allah’a inanan ve O’na ibadet eden insanlar olduğunu gösteriyor.

Fahr-i Râzi, “…Kesinlikle onların üzerine bir mescid yapacağız” ayetinin tefsirinde şöyle yazıyor: “Bu sözle orada Allah’a ibadet edeceğiz ve bu mescit sebebiyle Ashab-ı Kehf’in anısını da sürekli korumuş olacağız demek istemişlerdir.”[ Fahri Razi Tefsiri, c.11, s.106 Daru’l-Fikir basımı, 1995 miladi, 1415 hiçri kameri.]

Şevkânî “Cami yapılmasını önermeleri, onların Müslüman olduğunu gösterir” der ve ekler:” Onların kralın yakınları olduğu ve sözlerini geçirdikleri de nakledilmiştir, ama birinci kavil -onların Müslüman oldukları- daha sahihtir.”

Zücacî de şöyle yazar: Bu kavil, Ashab-ı Kehf olayı ortaya çıktığında müminlerin çaba göstererek galip olup sözlerini geçirdiklerini göstermektedir, zira mescid, müminlere mahsustur.[ Fethu’l-Gadir, c.3, s.277, Alemu’l-Kutub bas.]

Bu ayette görülen şudur: Bir grup mümin ve salih insan Allah indinde; Kur’an’ın övgüsüne mahzar olacak bir dereceye ulaşmışlardır. Bu yüzden onların mübarek mezarı üzerine cami yapılması ve bu mübarek türbenin yanı başında namaz kılınmasının sakıncası yoktur.
Allah Teala Kur’an’da şöyle buyuruyor: “İşte böyle; kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.”[ Hacc, 32.]

Burada önce şu iki soruya cevap aranmalıdır:

a- Ayette geçen “şiarlar”ın anlamı nedir?

b- Peygamberlerle evliyaların mezarları da bu şiarlardan mıdır ve onlara saygı gösterip mezarlarına türbe binası yapmak da bu şiarlar arasında mıdır?

Birinci soru hakkında şunu hemen belirtelim ki ayette geçen şiarların arapçası olan “Şeâir” terimi, “Şeire” teriminin çoğuludur. Şeyh Tabersî, Mecmau’l-Beyan’da şöyle yazar: Burada geçen şiarlar, amellere mahsus özel sembollerdir ve “Allah’ın şiarları”, Allah Teala’nın ibadet mekanı olarak belirlediği özel sembol ve alametleridir. Belli bir ibadete has olarak ayrılan yer o ibadetin “meş’arı” olarak adlandırılır. Bu anlamda “Allah’ın şiarları “vukuf yeri”, “Sa’y yeri” veya “kurban kesilme yeri” gibi Allah’a ibadet için tahsis edilen yerler ve simgelerdir”( Mecmeu’l-Beyan, c.1, s.476, Kahire, Daru’t-Takrib bas.)
Kur’an-ı Kerim bu terimi üç yerde daha kullanmıştır. Örneğin Bakara Suresi’nde şöyle buyurur: “…Şüphesiz; Safa’yla Merve Allah’ın şiarlarındandır”[ Bakara, 158.]Bu ayette Allah’ın şiarlarından ikisine değinilmektedir. Hac Suresi’nde bir başka şiara daha değinilerek şöyle buyruluyor: “Ve kurbanlığı sizin için Allah’ın şiarlarından kıldık”[ Hacc, 36]Maide Suresi’nde de şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler, Allah’ın şiarlarına sakın saygısızlık etmeyin; haram aya, işaretlenmiş ve işaretlenmemiş kurbanlığa saygı gösterin.”[ Maide, 2]

Kur’an-ı Kerim dört ayette Allah’ın şiarlarından bahsetmektedir: İki ayette hacla ilgili üç ilahî şiarı beyan etmekte, bir ayette ilahi şiarları hafife almaktan sakındırmakta ve dördüncü ayette ise ilahi şiarların yüceltilmesini emretmektedir.

Bu ayetler her ne kadar hac hakkında inmişse de sadece hacca mahsus bin mefhum taşımamakta, genel bir mefhum içermektedir. Mezkur ayetler hacla ilgili bazı misdaklara işaret etmektedir ki bu da şiarların sadece bunlara hasredileceği anlamını taşımamakta, bilakis, ayette genel bir ifade görülmektedir.

Sefa ve Merve’yle ilgili ayet, bu ikisinin Allah’ın şiarlarından olduğunu buyurmakta, kurbanlıkla ilgili ayet “Allah’ın şiarından karar kıldık” demektedir. Bu da şiarların genel bir anlam içerdiğini ve mezkur ayetlerde geçen misdakların bunun sadece bir kısmı olduğunu göstermektedir ki bu da ayette geçen “min” ayracından anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, şiarlara saygıyla ilgili ayette genel olarak şiarlara saygı gösterilmesi istenmekte ve diğer ayette de “Allah’ın şiarlarına saygısızlık etmeyin” denilmektedir.

Allame Tabatabai şöyle yazar: “Şeire”nin çoğulu olan “şeâir” (şiarlar) “işaretler” anlamındadır; Allah’ın şiarları Yüce Allah’ın kendisine itaat için belirlemiş olduğu işaretler anlamını taşır.[ el-Mizan, c.14, s.409.]

Fahr-i Râzi de şöyle yazar: Allah’ın şiarları Allah’a ibadetin simgeleridir, Allah’a ibadet için bir işaret olan her şey Allah’ın şiarıdır… Mesela haccın şiarları, hac ve menasıkının simgeleridir..“Şeair”, “Şeire”nin çoğuludur ve işaretleme anlamındaki “iş’ar”dan gelir”[Tefsiru’l-Kebir, c.4, s.177.]
Bir başka konuda şöyle diyor: Şeair çoğul bir terimdir ve terim uzmanı alimlerin çoğuna göre “şeire”nin çoğuludur.

İbn Faris şöyle der: Bu terimin tekili “şeare” ve “şeire”dir ve maş’are yerine kullanılır. ve “meş’are”, “simge ve sembol” demektir; iş’ar da “işaretlemek”dir, binaenaleyh işaretlenen veya bir şey için simge olarak konulan her şeye “şeire” denilebilir. Bu nedenledir ki hac için getirilen kurbanlık hayvanlara da şeair denilir, çünkü kurbanlık olduklarını bildirecek işaretleri taşırlar. Allah’ın şiarlarının ne anlama geldiği konusunda müfessirler arasında ihtilaf vardır; bu konudaki iki görüşten biri şudur:

1) Ayette Allah’ın buyurmuş olduğu “Allah’ın şiarlarına saygısızlık etmeyin” buyruğundan maksat ameli esas almak, yani Allah’ın kullarına farz kılmış olduğu şiarları yerine getirmek ve bunları asla terk etmemektir. Bu, şiarın genel anlamı olup bütün dini vazifeleri kapsar ve belli bir konuya has değildir. Hasan da bu görüşü savunur ve “Allah’ın şiarları demek, Allah’ın dini demektir” der.

2) “Şiar, belli bazı dini vazifeleri kapsar” diyenler de vardır, onlara göre bu da çeşitlidir:

a) Şiardan maksat “ihramdayken size haram edilen avlanmayı helal etmeyin”dir.

b) İbn Abbas şöyle der: Hacceden müşrikler hediyeler sunar, şiarlara saygı gösterir ve kurban keserlerdi. Müslümanlar bunları değiştirmek isteyince Allah Teala “Allah’ın şiarlarına saygısızlık etmeyin” buyruğunu indirdi.

3) Ferra şöyle yazar: Arap halkının çoğu Safa’yla Merve’yi haccın şiarlarından saymıyor, sa’yetmiyordu, bu nedenle Allah Teala “hac amellerinden hiçbirini terk etmeyin, hepsini yerine getirin” buyurdu.

4) Kimine göre de şiarlar, hacda kurban edilmek üzere getirilen işaretlenmiş kurbanlık hayvanlardır. Ebu Ubeyde bu görüşü söylemekte ve şu ayete işaret etmektedir: “…kurbanlık hayvanı sizin için Allah’ın şiarlarından kıldık.” Bu kavil zayıftır, çünkü Allah Teala önce şiarları zikretmekte, sonra kurbanlık hayvanı da bunlardan saymaktadır, atıfla atfedilenin farklı olduğu ortadadır (Ae c.11, s.128.)

Görüldüğü gibi şiarları belli konulara has şekilde kısıtlamak ayetlerin gelişine aykırıdır; bilakis, ayetlerden anlaşıldığı üzere bu terim genel olup dinin sembol ve simgesi sayılan her şeyi kapsamaktadır.

İkinci konuya gelince: Safa’yla Merve Allah’ın şiarlarından ise bu durumda birçok şeyin daha Allah’ın şiarlarından olduğu kabul edilmelidir, zira onlar da Allah’ın dininin işaretleridir. Kur’an’ın bütün şiarları teker teker sayıp ad belirlemesi ve onca ortak ölçülere rağmen her birini ayrıca belirleyip onların çiğnenmesini bu yolla yasaklamasını beklemek elbette ki makul bir beklenti değildir. Bilakis, Kur’an-ı Kerim, şiarların genel anlamına işaret ettikten sonra bunlardan bazılarına değinmektedir ve bunların misdaklarının sadece belli bir konuyla sınırlı olduğuna dair de Kur’an’da herhangi bir delil bulunmamakta ve bu mefhum her misdaka uygulanabilir bir ölçü vermektedir.

Binaenaleyh Ka’be ve Mescid’unnebi’yle, namaz, oruç, hac ve zekat gibi furu-i dinler ve Allah’ın nebileriyle resulleri gibi dinin rumuz ve sembolleri hep ilahi şiarlardan olup bunlara saygı göstermek farz ve bunları hafife almak yasaktır.

Şüphe yok ki Hz. Resul-ü Ekrem efendimiz (s.a.a) kendisine saygı duyulması gereken en büyük ilahi şiar ve işaretlerden biridir. Allah Teala’nın dininde belli bir konum ve mertebeye sahip olup dindarlığın işaretlerinden sayılan kimseler de o hazrete katılmış olmakta ve onlara saygı göstermek de farz olmaktadır.

Bu saygı sırf Hz. Resul-ü Ekrem’in (s.a.a) şahsı için değil, bizzat din için olduğuna göre belli bir zaman dilimiyle sınırlı değildir ve o hazrete hem hayatında hem vefatından sonra saygı göstermek gerekmektedir. Şüphesiz, Hz. Resulullah’a (s.a.a) saygı göstermek, ilahi şiarların en bariz misdaklarından olup bu da o hazretin kutlu doğum günü ve peygamberlikle görevlendirildiği bi’set günü gibi günlerin anılıp kutlanması, onunla ilgili tarihî ve kültürel eserlerin korunması, gelecek nesillerin bu eserlerle tanışması yolunda çaba gösterilmesi gibi çalışmalar şeklinde tezahür eder.

“-Ey peygamber- De ki; yakınlarımı sevmenizden başka hiçbir ücret ve karşılık beklemiyorum sizden(Şurâ, 23.)

Categories: Kabir ziyareti, Vehhabi Fitnesi | Leave a comment

Post navigation

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Blog at WordPress.com.

%d bloggers like this: